MAHRU: Kayıp Ruh
Kaderin iplerini birbirine dolayan, ruhları görünmez düğümlerle kenetleyen Öyge, o gün köşküne dönerken sırtında her zamankinden daha ağır bir yük hissediyordu. İki gencin gönül bağını birbirine sıkıca bağlamıştı ama bu...
Kaderin iplerini birbirine dolayan, ruhları görünmez düğümlerle kenetleyen Öyge, o gün köşküne dönerken sırtında her zamankinden daha ağır bir yük hissediyordu. İki gencin gönül bağını birbirine sıkıca bağlamıştı ama bu seferki düğüm, neşe değil; fırtınalı bir imtihan vaat ediyordu. Onlar için üzülerek köşküne çekildi; bir sonraki günün yorgunluğunu atmak için dinlenmeye geçti. Ertesi sabah, güneşin ilk ışıklarıyla birlikte yine işinin başındaydı. Kadınların ve erkeklerin aşk bağlarını titizlikle, adeta bir zanaatkâr hassasiyetiyle düğümlüyordu. Öyge, görevini yaparken fanilerin yüzlerine, fani bedenlerin geçici güzelliklerine bakmazdı. Onun odağı sadece ruhların akışıydı. Ta ki o ana kadar... Bir anlık bir boşluk, bir saniyelik bir merakla o genç adamın yüzüne baktı. Öyge’nin de bir kalbi vardı ve o tek bakış, buzdan bir denize atılan kor ateş gibi aklını bulandırdı. Artık sadece bir görevli değil, bir seyirciydi de. Öyge’nin tek sorumluluğu bağlamak değildi; o, aynı zamanda kopanları birbirine ulayan, yıprananları onarandı. Genç adamın bağı, ailevi fırtınalar ve engeller yüzünden her gün biraz daha inceliyor, kopma noktasına geliyordu. Öyge, her seferinde elleri titreyerek o bağı yeniden onarmak zorunda kalıyordu. Kendi elleriyle bağladığı o aşk bağı, artık onun en büyük işkencesi olmuştu. Genç adamın yüzüne her baktığında ona biraz daha aşık oluyor, her onarımda aslında kendi canının yandığını hissediyordu. Kalbi "bırak kopsun" diye fısıldarken, görevine olan sarsılmaz tutkusu ona o bağları zorla da olsa düğümletiyordu. Kendi elleriyle mühürlediği bir aşka, bir gölge kadar yakın ama bir yıldız kadar uzak olmanın ağırlığıyla, Öyge artık bambaşka biriydi. Aşkın bağlarını bağlayan el, artık o bağların içinde hapsolmuştu. Öyge, artık aynadaki aksini tanıyamıyordu. Kalbindeki o amansız sızı, sağduyusunu küle çevirmişti. Evrah’ın kadim yasakları, binlerce yıldır ruhların rehberi olan o sarsılmaz kurallar, artık onun için sadece aşılması gereken birer engeldi O artık gökyüzünün masum bir habercisi değil, tutkusunun esiri olmuş bir firariydi. Günlerce Evrah'ta ki köşkünde planlar kurdu. Aklı o genç adamın yüzünde, ruhu ise karanlık tılsımların arasındaydı. Görevini aksatıyor, birbirine kavuşması gereken ruhları sahipsiz bırakıyordu. Hükümdar Sezgin’den gelen mühürlü uyarı mektupları masasında birikmişti; her biri bir öncekinden daha sert, daha tehditkârdı. Ama Öyge için artık geri dönüş yoktu. Bir gece, titreyen elleriyle ama kararlı bir kalple, o iki gencin kader bağını tek bir hamlede kopardı. O an evrenin dengesi sarsıldı, bir yıldız kaydı ve sessizlik yerini fırtınaya bıraktı. Hükümdar Sezgin, ihaneti öğrendiğinde gökler gürledi. Öyge, muhafızlar eşliğinde o görkemli huzura çıkarıldı. Salonun havası soğuk ve ağırdı. Sezgin, tahtından ona bakarken sesi bir göçüğün gürültüsünü andırıyordu: "Neden Öyge? Seni en sadık kılan, bağları en sıkı düğümleyen sendin. Bu çılgınlığın, bu ihanetin bedelini biliyor musun?" Öyge, başını eğmedi. Aksine, bakışlarını Hükümdar'ın gözlerine dikti. Yüzünde ne bir korku ne de bir utanç vardı. Dudaklarında beliren o pişkince gülümseme, salondaki herkesi dehşete düşürdü. "Pişman değilim Hükümdarım," dedi sesi yankılanarak. "Siz ruhları sadece birer görev, bağları ise birer iş olarak görüyorsunuz. Ama ben o bağın içinde yandım. Kendi ellerimle onardığım her lifte o adama biraz daha bağlandım. Onu bir başkasına ellerimle teslim etmektense, kainatın düzenini bozmayı yeğlerim. Aşk, sizin yasaklarınızdan daha büyüktür." Öyge artık sadece bir aşık değil, kaderin kalemini kıran bir isyancıydı. Hükümdar Sezgin’in kararı kesindi: Sürgün. Öyge, Evrah’ın güneş görmeyen, feryatların kayaların çatlaklarında yankılandığı yeraltı şehrine hapsedildi. Kaderin garip bir cilvesiydi ki; onun makamına oturacak yeni bir mirasçı henüz doğmamıştı. Bu yüzden görev, Öyge’den önceki yaşlı ve kuralcı aşk bağı görevlisine devredildi. Yaşlı görevli, Öyge’nin kopardığı o bağları hiç vakit kaybetmeden, daha sıkı düğümlerle tazeledi. Öyge ise aşağıda, nemli duvarların arasında, sevdiği adamın başka bir kadınla evlilik yolunda ilerlediğinden habersiz, özlemiyle kavruluyordu. Her nefesi bir kor gibi ciğerlerini yakıyor, zihni sadece fani dünyaya dönme planlarıyla meşgul oluyordu. Bir duygu ruhu için yasakları çiğnemek, sadece kanunlara karşı gelmek değil; kendi varoluşuna ihanet etmekti. Öyge, kara büyüye ve isyana bulaştıkça o dillere destan güzelliği de parça parça dökülmeye başladı. Teninin ışıltısı söndü, gözlerindeki o ilahi parıltı yerini karanlık bir kuyuya bıraktı. Çaresizlik onu, Sürgün’ün en kuytu köşesinde yaşayan, adı anıldığında taşların bile titrediği kadim ve karanlık büyücü Mogat’un yanına itti. Morgathos, binlerce yıldır yasaklı büyülerin tozlu sayfaları arasında kaybolmuş, ruhu kararmış bir bilgeydi. Öyge’nin kapısına gelmesi onu şaşırtmadı, sadece sinsice gülümsemesine sebep oldu.
Bu eserin editör onaylı olmasını istiyor musun?
Oy ver! 100 puana ulaşan eserler Editör Adayları listesine düşer.
Giriş yaparak oy verebilirsin.
Bölümler
Bunu da beğenebilirsin
Developed by Fetih